Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2018 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

ABD Dost mu? // Dünden Bugüne Türk-Amerikan ilişkileri | Siyasi & Politik

 "...Fransız, İngiliz ve Rus donanmalarının  1827 yılında Navarin'de donanmamızı yakmasının ardından  Batı'ya asla güvenilemeyeceğini gören  II. Mahmut, 1830'da ABD ile Seyr-i Sefain Ticaret Anlaşmasını imzalar..." ****  Bu anlaşma, Amerikan tüccarları ve ticaret gemilerini diğer tüm yabancı tüccarlardan daha ayrıcalıklı bir noktaya getiriyordu. Bu anlaşma ile Osmanlı Devleti'nin zaten kötü olan ekonomisi daha da dar boğaza girmiş ve bu anlaşma Osmanlı sınırları içerisinde çeşitli problemlere neden olmuştur.  Bugünlerde olduğu gibi geçmişte de ABD ile ilişkilerde misyonerlik çok önemli bir sorun olmuştur. 1845 yılında Osmanlı sınırları içerisinde sadece 46 misyoner, 7 okul ve 135 öğrenci mevcut iken; 1890'da misyonerlerin sayısı 968'e, okul sayısı 813'e öğrenci sayısı ise 16,990'a ulaşmıştır. Bunun yanı sıra 30.000'e yakın Protestan da çeşitli cemaatler oluşturmuştur. Osmanlı, çoğu ruhsatsız açılan bu Protestan okull...

Krallar ve Tanrıları

 "Fakat onun bir günü bir ay idi, İki gün onun ikinci ayı idi Üç gün onun üçüncü ayı idi Dört gün onun dördüncü ayı idi Beş gün onun beşinci ayı idi (...)" ***  İbrahim'in doğduğu gece babası, arkadaşlarına evinde bir ziyafet veriyordu. Arkadaşları arasında Nemrut'un kahin ve danışmanları vardı. Misafirler gece geç vakitte evden ayrılırken, gökte bir yıldızın dört bir yanındaki diğer yıldızları tuttuğunu gördüler. Sabah olduğunda durumu Nemrut'a haber vererek, dünyaya hükmedecek ve krallığına son verecek olan bir erkek çocuğun doğduğunu söylediler. Bu çocuğun babasının bulunup büyük bir para karşılığında çocuğun ondan satın alınmasını ve öldürülmesini tavsiye ettiler. O sırada İbrahim'in babası da oradaydı kahinlerin bu önerilerine karşılık "sizin öneriniz bana bir adamın bir katıra 'eğer bana kafanı kesmem için izin verirsen sana bir arpa dolusu ahır bağışlayacağım' demesi üzerine katırın 'kafamı kestikten sonra arpa do...

Akrep

 Eski bir zamanda Hintli bir adam nehir kenarında yol alıyordur. Hava sıcak ve nemli, yaz mevsimi kendini iyiden iyiye hissettiriyordur. Bu sırada adam bir vakit daha yoluna devam eder ve serinlemek amacıyla nehrin kenarına iner. Akan suyun soğukluğu ile kendine gelen Hintli, başına ve yüzünü de yıkadıktan sonra ayağa kalkar ve şapkasını başına yeniden geçirir. Tam yüzünü yola çevirdiği sırada çamurun arasında çırpınan bir şeyler dikkatini çeker. Yaklaşır ve görür ki bu bir akrep. Sıcağın etkisi ile suyu buharlaşan çamur içerisinde kalan akrep kendini buradan kurtarmaya çalışıyordur ama ne fayda. Adam durumun farkına varır ve ellerini şefkatle akrebe doğru uzatıp onu kurtarmak niyetiyle hamle yapar. Adam elini akrebe uzatır uzatmasına ama akrep kendisine uzatılan bu yardım elini sokar. Adam hızla elini çekip parmağını ağzına götürür ve akrebin zehirini derisinden emerek bir kenara tükürür. Adam akrebi kurtarmak niyetiyle tekrardan elini ona doğru uzatır ancak akrep yine adamın parm...

Mahkum

 Genç adam günün ışımasıyla gözlerini açtı. "Neredeyim?" diye sordu kendi kendine. Evdeydi. Aylardır hapishanede başlayan günlerden bir alışkanlık bu. Hapishane günlerinde güneşin doğuşu, gardiyanın çelik kapıya vurduğu copuydu. Koğuş kalk! Her sabah sıraya dizilen mahkumlar ve onları ikişer ikişer sayan gardiyanlar. Sağına baktı adam, yanında yatan yalnızlık değildi. Battaniyesi göğsüne kadar çekilmiş, saçları birbirine karışmış, nefes alıp verişini hissettiği karısıydı yatağı paylaştığı. Derin bir nefes aldı saatine baktıktan sonra. Saat sabah sekiz, akşama kadar emniyetteydi adam; çünkü teamül gereği polis gündüz vakti baskın yapmazdı eve. Uyuyan eşinin yanağına bir öpücük kondurdu ve yatağından kalktı. Mutfağa doğru yürüdü, yolda koridor aynasında saçlarını düzeltti.  İnsanın sabahlara özgür uyanması ne büyük nimet. Birinden kaçmadan, sürekli arkanı kollamadan sokaklarda yürümek ne büyük huzur. Adam, yürürken sokaktaki her ayrıntıya dikkat ederek yola devam etti. Penc...

Köpekbalıkları insan olsaydı

 "Köpekbalıkları insan olsaydı, denizin dibinde küçük balıklar için sağlam sandıklar yaptırır, sandıkların içine bitkisel olsun hayvansal olsun, her çeşit yiyecek koyarlardı.   Sandıklarda her zaman taze su bulunmasına dikkat ederler, her türlü sağlık tedbirlerini alırlardı. Örneğin bir balığın kanadı yaralansa, balığın vaktinden önce köpekbalıklarının elinden çıkmaması için onun yarasını hemen sararlardı. Küçük balıkların üzülmemesi için arasıra büyük su eğlenceleri düzenlerlerdi. Çünkü neşeli balıkların eti, üzüntülü balıkların etine göre daha tatlı olur. Büyük sandıkların içinde okullar da bulunurdu elbet. Küçük balıklar bu okullarda, köpekbalıklarının boğazından nasıl geçileceğini öğrenirlerdi. Örneğin, bir kenarda tembel tembel yatan köpekbalıklarının nerede bulunduğunu öğrenmek için coğrafya dersine ihtiyaçları olacaktı. Şüphesiz en önemli konu, küçük balıkların ahlak yönünden eğitilmesi sayılırdı. Küçük bir balığın isteyerek kendini feda etmesinin en büyük ve en gü...

The Economist

 Ülkemizin esasında bir çok sorunu var. Dünya devamlı ve düzenli olarak küreselleşirken bizler de yeni Dünya düzeninde bağımlı taraf olmaya devam edeceğiz gibi görünüyor. "Bağımlı". Şu an için birçok konuda, öz ihtiyaçlarımıza karşılık veremeyen ve bizde olmayana sahip olan topluluklara bağımlıyız. Türkiye yılda 200 milyar dolar ticaret açığı verirken -ki bu şu demek: her yıl devlet 200 milyar dolar bulmalı ki, ülke iflas etmesin- ve ihracat ettiğimiz ürünlerin kat kat fazlası ithalat yaparken bu gidişatın hayra evrilmesini beklemek en hafif tabirle ahmaklık olur. Ülkemizin ticari açık vermekten kurtulup kâra geçmesi için üretimin artması gerekiyor. Teknoloji alanında maalesef treni kaçırdığımız için Dünya üzerinde "Türk teknolojisi" adı altında pazar yaratabileceğimiz bir olguya sahip değiliz. Hal böyle olunca doğal kaynaklar ve işlenebilir tarım arazilerinden üretim gerçekleştirmek durumunda kalıyoruz. Ülkemizin yeraltı ve yer üstü kaynaklar bakımından kısmen zeng...

Başlangıç

Uyandım. Gözlerimi ovaladım. Kaşındım. Üzerimdeki battaniyeyi ayak uçlarımdan yere ittim. Sol tarafımdaki sehpanın üzerinden telefonumu elime aldım. Önce gece modunu kapayıp ekran parlaklığını arttırdım sonra wi-fi'yı açtım. Telefonu yatağın üzerine bırakıp banyoya gittim. Havalandırma penceresinden içeri süzülen güneşin vurduğu aynadan, yüzümü baktım. Saçlarımı karıştırdım. Çeşmeyi açtım sıcak suyun gelmesini bekledim. Abdest aldım ve banyodan çıktım. Oturma odasına gidip sabah namazını kıldım. Namaz bitince tesbihat yapmadan oturduğum yerden kalkıp odama doğru yürüdüm. Odamın kapısını açtım, barfiks çubuğunda kendimi yukarı çektim birkaç kez. Bilgisayar masasının üzerindeki su şişesinden iki yudum alıp yatağa yöneldim. Sabah uyandığımda yere attığım battaniyeyi toparlayıp katladım, yastıklarımı da yerlerinden kaldırıp birbirine vurdum. Yatağın üzerindeki telefonu elime alıp sandalyeye oturdum. Sosyal medyaya girdim, Twitter'da günaydın tweet'i attım, ınstagramda storyleri...