Dünyada en çok mana ifade eden şey sessizliktir.
Ansızın dünya varmış ya da hiçbir yerde hiçbir şey yokmuş, benim için bunun bir anlamı olamazmış gibi hissettim. Benim için hiçbir şeyin var olmadığını tüm açıklığıyla hissetmeye başladım. Dünyanın dönüşü, benim onu döndürdüğüm kadarıymış. Ben öyle dediğim için mi dünya dönüyordu yoksa dünya döndüğü için mi ben öyle diyordum? Başlangıçta dünya var gibi geliyordu bana, ama bir noktada -ki bu bir noktalar hiçbir zaman eksik olmaz- daha önce de bir şeyin olmadığını, ancak nedense bana öyle geldiğini anladım. O zaman kimseye -en başta kendime kızmamaya, hatta neredeyse onları farketmemeye başladım.
Fiillerimin faili ben isem eğer, yaptıklarımdan gurur, sevinç, hüzün ve utanç duyabilirdim. Hislerim tıpkı bir zımpara kağıdı gibi duygularımın uçlarını törpülüyor. Eğer bir zımpara kağıdı olsaydım, dokunduğum şeyden kopardığım her bir parça için, o şeye mahçup hisseder miydim şüphedeyim. Ne olduğum ile ne olmak istediğim önemli. Daha önemlisi ise ne olmak istemediğim. Bir "şey" olduğumda birçok "şey" olmamayı elde ediyorum. Kendimle çelişmemeliyim. Fail olarak bazı şeyler yaptım ve sonra geldiğim bu yerde gözlerimi geçmişe diktiğimde anlıyorum ki aslında ben "yapmadıklarım" kadarım. Yapmadığım şeyler için hiçbir şey hissetmemem, suçluluk duymamam, kederlenmemem gerekirken kendimi bizzat kendime bıraktığımda derin bir sessizlik tahakküm ediyor. "Sen nesin?" diye sormak yerine "Sen ne değilsin?" diye soruyorum kafamın içindeki sese. Henüz cevap vermedi, ya da onu duymayı reddediyorum tıpkı sizler gibi.
Ben, bana bir şeyler anlatıyor. Onu dinlemeye bir kez başlarsam şu an tayin edemediğim bir noktada, o; ben olacak. Acaba benim cevaplamadığım sorulara kendi cevaplarını veriyor mudur o içimdeki ses? Bunu kafamın dışındaki seslerden öğrendim. Sorulan sorulara cevaplar vermediğimde, farkettim ki duymak istenilen cevaplar soru sahiplerinin kendilerinde. Hasseten daha doğru bir ifadeyle, ellerindeki cevaplara uygun sorular, uzun düşünceler sonucu nihai olarak gözlerime dikilen gözlerinde.
Aynaya bakmama bile lüzum yok, duvara baktığımda bana geri dönen bakış kırıntılarım ile hiçbir dilde var olmayan kavramları kendi kendime anlatıyorum. Kendi kendime konuştuklarımı duysalardı; onlara söylediklerimin ne kadar kırıcı olduğunu söylemeyi öyle bir keserlerdi ki; bu sessizlik, vaveylayı yeniden tanımlamak gereği doğururdu.
Bense onlara soru sormadım. Kendi sorularına verdikleri kendi yanıtlardı vardı onların. Yalan söylemeye alıştılar, yalanı sevdiler, yalanın çekiciliği ile tanıştılar. Başlangıçta bu belki de şakacıktan, şımarıklıktan, oyun olsun diye masum bir biçimde başlamıştır. Ama o masum şey kalplerine işledi, hoşlandılar o masumiyetten. Nasıl oldu bilmiyorum kısa süre sonra bu masumiyetin ayıplığını öğrendiler, akabinde ilginçtir ayıp bir erdem sayıldı. Kalpleri onlara esasında doğru olanı yaptıklarını telkin etti. Kalpleri ayrı ayrı dillerde konuşmaya başladı. Birbirlerini anlamadıkları bir halde farklı anlamlar ifade eden sözlerle kendi haklılıklarını anlattılar. O zaman dünya görüşleri de değişti. Kalplerinin sözleri kendilerini pişman edenler bu kez iyilikten, dostluktan ve insan severlikten bahsetmeye başladı. Bir iyi varsa bir de kötü olmalıydı. Bunun için kendi adaletlerini icat ettiler ve onu korumak için türlü yasalar kullandılar, yasaları korumak için de gözyaşları. Kutsallaştırdılar kalplerinin istediklerini, adını koymadıkları tapınaklar yaptılar, doğru olmadığını bile bile, ama gözyaşları da dökerek, bazen dizleri üstüne kadar çökerek kendi doğruları ile benim yanlışlarım ve hayattan da birkaç mesele üzerine dualar ettiler. Onlarınsa benim sormadığım sorulara cevapları vardı.
Ben onları ve hayatı, bir gün günbatımında elimdeki sopadan destek alarak, arkama bakmadan ama ardımda ne olduğunu da bilerek terkettim.
28.3.2020 bugra
Ansızın dünya varmış ya da hiçbir yerde hiçbir şey yokmuş, benim için bunun bir anlamı olamazmış gibi hissettim. Benim için hiçbir şeyin var olmadığını tüm açıklığıyla hissetmeye başladım. Dünyanın dönüşü, benim onu döndürdüğüm kadarıymış. Ben öyle dediğim için mi dünya dönüyordu yoksa dünya döndüğü için mi ben öyle diyordum? Başlangıçta dünya var gibi geliyordu bana, ama bir noktada -ki bu bir noktalar hiçbir zaman eksik olmaz- daha önce de bir şeyin olmadığını, ancak nedense bana öyle geldiğini anladım. O zaman kimseye -en başta kendime kızmamaya, hatta neredeyse onları farketmemeye başladım.
Fiillerimin faili ben isem eğer, yaptıklarımdan gurur, sevinç, hüzün ve utanç duyabilirdim. Hislerim tıpkı bir zımpara kağıdı gibi duygularımın uçlarını törpülüyor. Eğer bir zımpara kağıdı olsaydım, dokunduğum şeyden kopardığım her bir parça için, o şeye mahçup hisseder miydim şüphedeyim. Ne olduğum ile ne olmak istediğim önemli. Daha önemlisi ise ne olmak istemediğim. Bir "şey" olduğumda birçok "şey" olmamayı elde ediyorum. Kendimle çelişmemeliyim. Fail olarak bazı şeyler yaptım ve sonra geldiğim bu yerde gözlerimi geçmişe diktiğimde anlıyorum ki aslında ben "yapmadıklarım" kadarım. Yapmadığım şeyler için hiçbir şey hissetmemem, suçluluk duymamam, kederlenmemem gerekirken kendimi bizzat kendime bıraktığımda derin bir sessizlik tahakküm ediyor. "Sen nesin?" diye sormak yerine "Sen ne değilsin?" diye soruyorum kafamın içindeki sese. Henüz cevap vermedi, ya da onu duymayı reddediyorum tıpkı sizler gibi.
Ben, bana bir şeyler anlatıyor. Onu dinlemeye bir kez başlarsam şu an tayin edemediğim bir noktada, o; ben olacak. Acaba benim cevaplamadığım sorulara kendi cevaplarını veriyor mudur o içimdeki ses? Bunu kafamın dışındaki seslerden öğrendim. Sorulan sorulara cevaplar vermediğimde, farkettim ki duymak istenilen cevaplar soru sahiplerinin kendilerinde. Hasseten daha doğru bir ifadeyle, ellerindeki cevaplara uygun sorular, uzun düşünceler sonucu nihai olarak gözlerime dikilen gözlerinde.
Aynaya bakmama bile lüzum yok, duvara baktığımda bana geri dönen bakış kırıntılarım ile hiçbir dilde var olmayan kavramları kendi kendime anlatıyorum. Kendi kendime konuştuklarımı duysalardı; onlara söylediklerimin ne kadar kırıcı olduğunu söylemeyi öyle bir keserlerdi ki; bu sessizlik, vaveylayı yeniden tanımlamak gereği doğururdu.
Bense onlara soru sormadım. Kendi sorularına verdikleri kendi yanıtlardı vardı onların. Yalan söylemeye alıştılar, yalanı sevdiler, yalanın çekiciliği ile tanıştılar. Başlangıçta bu belki de şakacıktan, şımarıklıktan, oyun olsun diye masum bir biçimde başlamıştır. Ama o masum şey kalplerine işledi, hoşlandılar o masumiyetten. Nasıl oldu bilmiyorum kısa süre sonra bu masumiyetin ayıplığını öğrendiler, akabinde ilginçtir ayıp bir erdem sayıldı. Kalpleri onlara esasında doğru olanı yaptıklarını telkin etti. Kalpleri ayrı ayrı dillerde konuşmaya başladı. Birbirlerini anlamadıkları bir halde farklı anlamlar ifade eden sözlerle kendi haklılıklarını anlattılar. O zaman dünya görüşleri de değişti. Kalplerinin sözleri kendilerini pişman edenler bu kez iyilikten, dostluktan ve insan severlikten bahsetmeye başladı. Bir iyi varsa bir de kötü olmalıydı. Bunun için kendi adaletlerini icat ettiler ve onu korumak için türlü yasalar kullandılar, yasaları korumak için de gözyaşları. Kutsallaştırdılar kalplerinin istediklerini, adını koymadıkları tapınaklar yaptılar, doğru olmadığını bile bile, ama gözyaşları da dökerek, bazen dizleri üstüne kadar çökerek kendi doğruları ile benim yanlışlarım ve hayattan da birkaç mesele üzerine dualar ettiler. Onlarınsa benim sormadığım sorulara cevapları vardı.
Ben onları ve hayatı, bir gün günbatımında elimdeki sopadan destek alarak, arkama bakmadan ama ardımda ne olduğunu da bilerek terkettim.
28.3.2020 bugra
Yorumlar
Yorum Gönder
Umrumdaymış gibi yorum yapabilirsiniz