Ana içeriğe atla

Mahkum III

 Bir sonbaharda, ülkenin 2 nolu T tipi hapishanesine götürüldüğünde, hapishaneler arasındaki fiziki farkı anlamıştı. Kocaman maltasıyla labirente benzeyen bu hapishaneyi, buraya geldiği yere kıyasladığında... Hapishaneler onun için insanın içini karartan beton kentlerdi. Fiziken bariz farklar göze çarpsa da her hapishanede kurallar aşağı yukardı aynıydı. Geldiği A* cezaevinde çiçek büyütmek yasaktı. Burada, To* cezaevinde ise plastik çiçeğe müsade ediliyordu. Havalandırmadaki çiçek ve ağaçlar ile görüş kabinlerinin karşısındaki pencerelerden görülen çiçek ve ağaçlar bu beton kentlerde bir nebze de olsa nefes alabilme şansı tanıyordu insana.

***

 Dışarıdan bakıldığında, içeridekiler için bir zaman bolluğu fikri canlanır zihinlerde. Hatta bu zaman  bolluğu sebebiyle nasıl vakit geçirildiği merak da edilir muntazaman.
Mahkumlar bazen "zaman yok" der, kimse anlamaz bunun ne anlama geldiğini.

***

 Tıpkı büyük kentler gibi burada da gün erken başlıyordu. A*'da, mahkemeye götürülmek üzere erkenden çıkarıldığımda, mahkum kabul kapısındaki kalabalık ve telaşı bir fabrikanın mesai saatinin başlama anına benzetmiştim. 1700 kişilik bir hapishanede haftaiçinde adliyeye ve hastaneye götürülenlerin işlemleri, işbaşı yapacak gardiyanların kalabalığı ve gürültüsü bir hayli fazla oluyordu. Sessiz bir koğuştan çıkıp, sabah erkenden böyle bir kalabalığın içine düşmek baş döndürücü cinstendi.
 Burası nispeten daha küçük bir hapishane. 420 kişilik kapasitesi var. Ancak sabahları buranın da trafiği hiç azımsanmayacak kadar yoğun. Koğuşların havalandırma kapıları sabah altıda açılıyor. Yazın spor yapmak isteyenler için hoş bir saat. Böyle kışa bakan günlerde ise yataktan çıkmak için bile iki kere düşünüyorum. Buradaki kurallara alışmam çok uzun sürmedi. Çöpü ana maltaya çıkarmak, karavanaları kapının yanına koymak ve ekmeği almak günün nöbetçisinin görevi. Hayatı kolaylaştırmak için her gün bir kişi nöbetçi oluyor. Bu aynı zamanda günlük yaşama dair işleri daha eşit bir biçimde paylaşmak için de gerekli bir yöntem. Kahvaltıyı hazırlamak, öğlen ve akşam karavanalarını almak ve masayı hazırlamak, gün içinde mazgala bakmak, tuvalet ve banyoyu, yemekhaneyi temizlemek de, bulaşıkları yıkamak da günün nöbetçisinin rutin işleri arasında. Ciddi sağlık sorunu olanlar bütün bu işlerden muaf tutuluyor. Gün içerisinde de nöbetçinin yoğunluğuna göre yardımlaşma hiç eksik olmuyor. Günde iki defa olmak üzere sabah ve akşam saat sekizde sayım alınıyor. Adli mahkumlar alt katta ayakta sayım veriyorlar. Bizler ayakta sayım verdiğimiz gibi, sıraya da giriyoruz. Sayım sırasında giyinik veyahut çıplak olmamız kimsenin umrunda olmayan bir mesele.

 Burada her koğuşta aynı cins suçtan içeri girmiş mahkumlar bulunuyor ikişer üçer. Sebebini henüz anlayamadım. Katilleri, hırsızları ve yankesicileri bizimle birlikte harmanlamak idarenin işine geliyordur belki. Koğuşumda benimle birlikte aynı suçtan yatan birkaç arkadaşım var. Cümleyi bu şekilde kurduğumda suratımda boş, yarım bir tebessüm oluşuyor. "Suç" ve biz. Suç kelimesi arkasına itilmiş bizler. Hangisi benim cezam bilmiyorum. Haksız yere içerde olmak mı, Sevdiklerimden ayrı olmak mı, ya da daha kötüsü; sevdiklerinin gözünde suçlu olmak mı?

 Dışarıdakilerin hakkımda ne düşündüğü ile ilgili hiçbir fikrim yok. Ümidim, biricik karımın bu suçlara maruz kalmaması ve sokaklarda başı dik yürüyebilmesi. Bir mahpusun karısı olmak ne demektir? Gece nasıl uyunabilir? Günleri üç mü sayarsın, beş mi?..

***

 İçeri düştüğünden beridir bir şey öğrenmişti: İnsan beyni değirmen taşı gibidir, ne koyarsan onu öğütür. Hiçbir şey koymazsan, kendini öğütür. İçeride bir tarafıyla yapayalnız kalabiliyordu, kuyunun dibindeki bir taş gibi. Diğer tarafıyla ise koca şehirlerin kalabalığına öyle bir karışıyordu ki, kendi kendine ürperiyordu. İçerde mektup beklemek, yanık türküler söylemek, tavana bakıp sabaha dek uyumamak tatlı ama tehlikeli olabiliyordu. Tıraştan tıraşa bakıyordu yorgun yüzüne. Unutmuştu günlerin sırasını. Düşündüğü şeyler arasında bitten korunmak meselesi dahil olmuştu belki ilk defa. Ekmeği son lokmasına kadar yemeyi öğrenmişti, pet şişeden sıcak çay içmeyi... Gülerken ağlamayı öğrenmişti. Mesele diyordu kendi kendine; mesele, bu on beş sene yatılmaz değil yatılır da, ya sol göğsümün altındaki cevher bir gün sönerse?..


***

https://www.youtube.com/watch?v=Uv4X_UPosQI


bugra 1.11.19 17:30


























Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ziyan

 Bir akşam vakti yağmur yağarken sigara yakmak üzere çaktığım kibritin alevine boyun eğen tütünün o meşhur yanma sesini duyduğumda dönüp dolaşıp geldiğim yerin ziyan olduğunu bir kez daha anlamıştım. Lakin ilk dumanla birlikte mahcubiyet yerini bir yudum kahveye bırakmıştı. Başka hangi üç şey; bu meret ve yağmur ve gece karanlığı üçlüsü kadar keyif vericidir üzerine düşünmek gerekebilir. Neyse ki zaman bol ve bana ait, en azından şimdilik.  Hayal dünyasında yaşamaya birkaç haftadan daha uzun süre dayanamıyor, sonunda insanlara karışmak için büyük bir istek duyuyorum. Benim için insanların arasına karışmak eski bir arkadaşım ile görüşmekten ibarettir. Beni tanıyanlar için bu şaşılacak şey değildir. Hayallerim, insanlarla kucaklaşmak isteyecek kadar mutluluk getirdiğinde bir şeylerin yanlış gittiğini anlarım. Çünkü gerçekte, yalnızca hayaller veya yalnızca ben varım. Gerçekler ve hayaller arasındaki perde bazen öyle belirginsizleşir ki, benim olmadığım tarafın sahi olduğunu ke...

Aradıklarım ve Beni Arayanlar

 İstediklerimin gerçek olmaması beni, olanları istemeye zorladı. Biraz üzerine düşününce ne istediğim ve ne olduğu konusu bir kaldıraca benziyordu. İstediklerim mi olmayacak şeylerdi yoksa olmayacak şeyleri isteyen mi bendim? Bu iyi, bir o kadar da kötü bir durum. İstediğim takdirde tüm suçu dünyaya atabileceğin gibi istersem her şeyin mesulü olarak kendimi görebilirim. Tabii bunun hiçbir önemi yok, çünkü ben suçlu aramak istemiyorum. Birisi bana suçlu aramadığını söyleseydi onun en büyük suçlu olduğunu söylerdim. Bu yüzden bu durumu ancak masumiyetime inanlara söylerim. Masumiyetime inanan birisi ne kadar sağlıklı düşünebilir diye de sormadan edemiyorum kendime. Hangimiz ne kadar masum olabiliriz ki; benim masum olduğuma birisi inansın. Masumiyet konusu da göreceli bir mefhum sanırım. Her şey kendisinden beklendiği kadar masumdur. Bir bıçaksa elinizdeki, kayalara zarar verme konusunda masumdur. Ya da bir kayaysanız size zarar veren şeylerin listesinin çıkardığınızda ...

Başlangıç

Uyandım. Gözlerimi ovaladım. Kaşındım. Üzerimdeki battaniyeyi ayak uçlarımdan yere ittim. Sol tarafımdaki sehpanın üzerinden telefonumu elime aldım. Önce gece modunu kapayıp ekran parlaklığını arttırdım sonra wi-fi'yı açtım. Telefonu yatağın üzerine bırakıp banyoya gittim. Havalandırma penceresinden içeri süzülen güneşin vurduğu aynadan, yüzümü baktım. Saçlarımı karıştırdım. Çeşmeyi açtım sıcak suyun gelmesini bekledim. Abdest aldım ve banyodan çıktım. Oturma odasına gidip sabah namazını kıldım. Namaz bitince tesbihat yapmadan oturduğum yerden kalkıp odama doğru yürüdüm. Odamın kapısını açtım, barfiks çubuğunda kendimi yukarı çektim birkaç kez. Bilgisayar masasının üzerindeki su şişesinden iki yudum alıp yatağa yöneldim. Sabah uyandığımda yere attığım battaniyeyi toparlayıp katladım, yastıklarımı da yerlerinden kaldırıp birbirine vurdum. Yatağın üzerindeki telefonu elime alıp sandalyeye oturdum. Sosyal medyaya girdim, Twitter'da günaydın tweet'i attım, ınstagramda storyleri...